Trust if only it's enough...

2 Şub 2010

Hafıza Günlüğü -1-


Vakit gazetesi iş başında. Bu kez de bir tiyatro oyununu "Ahlaksız haberden tahrik dolu mesajlar" diyerek hedef gösterdi
Beyoğlu’ndaki Kumbaracı 50 tiyatrosunun yeni oyunu “Yala ama Yutma” daha önce de çeşitli kişi ve kurumları hedef göstermekle eleştirilen Vakit gazetesinin yeni hedefi oldu. Oyunun senaryosunu ’ahlaksız’ olarak nitelendiren Vakit gazetesinin internet sitesinde “Elimize sopaları alıp salonu mu basalım” diyen okuyucu yorumlarına yer veriliyor. Kumbaracı 50 tiyatrosu yetkilileri ise tepkili: Oyunla ilgili yapılan haberde maddi hataların yanı sıra pek çok kışkırtıcı bilgi bulunmaktadır. Oyun herhangi
bir dine saldırı ya da aşağılama unsuru içermemektedir. Bundan sonra bu sanat olayına yönelik herhangi şiddet gerçekleşirse sorumluları açıktır.

Kumbaracı 50'nin internet sitesinde verilen bilgilere göre senaryosunu Özen Yula’nın yazdığı oyunun konusu şöyle: “Kurala göre yüzyılda bir ‘sınanma’dan geçmek için yeryüzüne gönderilen bir melek, yirmi dört saat içinde en azından bir insanı ‘iyilik adına’ yola getirmelidir. Başarırsa yeniden yüzyıllığına melek olarak devam edecektir, eğer başarısız olursa dünyada insan olarak kalacak ve eceliyle ölecektir. İşte bu sınanmaya tabi tutulan oyunun başkahramanı melek, kendini Türkiye’de bir porno film setinde, oyuncu Leyla’nın bedeninde buluverir.” Vakit gazetesinin haberinde, Kumbaracı 50 tiyatrosunun adı Kumbara 50 olarak yazılmış, oyunun senaristi ise Melis Tezkan ve Okan Urun olarak belirtilmiş. Maddi hatalarla dolu haberde şu ifadeler dikkat çekiyor: “Ahlaksız senaryosunu Melis Tezkan ve Okan Urun'un yazma cesaretini gösterdiği ‘Yala ama yutma' adlı oyunda melekler arasındaki sözde kurala göre her yüzyıl, bir sınavdan geçmek üzere melekler dünyaya gönderiliyor. Ahlaksız senaryoya konu olan melek ise bu sınav kapsamında, kendini Türkiye'de bir porno film setindeki oyuncunun bedeninde buluyor.” Vakit, haberinde Milli Gazete Kültür Sanat Editörü ve Tiyatro eleştirmeni Bünyamin Yılmaz ile tiyatrocu Birol Cüngül’den de oyunun ahlaksız olduğuna ve kaldırılması gerektiğine destek olan görüşlere de yer verdi.

Milli Gazete Kültür Sanat Editörü ve Tiyatro eleştirmeni Bünyamin Yılmaz, "Bu sadece Müslümanları değil, bütün din mensuplarını kızdırır. Modern zihinle inanç değerlerinin sentezini yapmak sağlıklı bir durum değil. Bu çok tehlikeli olabilir. İnsan bedenine meleğin girmesi çok saçma bir durum. Melekler inancımıza göre korunmuştur. İnsanın pisliğini meleklere bulaştırmak mümkün değil" diye konuştu.
"Bu oyun sahnelenmemelidir" diyen Tiyatrocu Birol Cürgül ise "Sosyal meseleleri ve problemleri, müstehcenlik aracı kılınarak gündeme getirmeyi ve bunu tiyatro sahneleri aracılığı ile yapmayı her şeyden önce başka sosyal problemleri doğurmaya yönelik bir davranış olarak değerlendiriyorum. Ayrıca toplumun inanç değerleri üzerinde tahrifat yapma alışkanlığının hala devam ettiğini görüyoruz. Bu konunun dini mihraklarca incelenmesi gerektiğini ve bu oyunun sahnelenmemesi gerektiğini düşünüyorum" dedi. Habere gelen yorumları haberin içeriğinin yaratmak istediği etkiyi açıkça gözler önüne serdi (İmla hatalarına dokunulmamıştır):

“Nerdesiniz yetkililer?????Resmen provakatör bunlar !!!! Elimize sopaları alıp salonumu basalım?, bun denli densiz ve dinsiz oldukları için cezalarını bizmi verelim nerde seçilen ve atanan sorumlular??nerde?”
“HAYVANLAR ÖZGÜRDÜR hayvanların utanma ve haya duyguları olmaz arkadaşlar. Bu hayvanlardan nasıl olurda utanma arlanma beklersiniz.”
HAKARET
söylenecek en asagilik kelime bile az kalir.suurlu bir insan kalkipda siddete dayanan bir tepki gösterse kendisini yetkili sayanlar kimi suclar acaba.


İdil Biret konseri akıllara geldi Vakit gazetesi yine Temmuz ayında Topkapı Sarayı’nda sergilenecek İdil Biret konseri öncesinde “Mini etekler kızların servis ettiği şarapları içecekler” diyerek konseri provoke etmiş, Alperen Ocakları üyeleri de konser günü saldırıda bulunmaya çalışmıştı.
KUMBARACI 50’DEN AÇIKLAMA: SORUMLULAR AÇIKTIR Metni Özen Yula'ya ait olan ve biriken tarafından sahneye koyulan Ayça Damgacı, Nebil Sayın, Cem Yanılmaz, Can Anar ve Ovez Muradov 'un oynadığı 'Yala Ama Yutma!' oyunu bir gazete tarafından gerçeğe uygun olmayan şekilde habere konu edilmiştir. Oyunla ilgili yapılan haberde maddi hataların yanı sıra pek çok kışkırtıcı bilgi bulunmaktadır. Oyun herhangi bir dine saldırı ya da aşağılama unsuru içermemektedir. Oyunla ilgili provakasyonlar konusunda herkesin sağduyulu davranmasını rica ediyoruz. Bundan sonra bu sanat olayına yönelik herhangi şiddet gerçekleşirse sorumluları açıktır.




Radikal Gazetesi internet sayfasından alınmıştır.

27 Oca 2010

Babalar,çocuklar,devletler,katiller...

Radikal Gazetesi web sayfasından alıntıdır.

KARİN KARAKAŞLI (Arşivi)

Okullarda dönem sonu yaklaşırken, bazen sınıflarda film izliyoruz. Bu haftanın başında benim şansıma Uçurtma Avcısı düştü. Afganistan’ın acılı yakın tarihini ailelerin ve kuşakların hikâyesi üzerinden veren filmde, ihanet ve sadakat, kardeşlik ve düşmanlık kavramları bir ömür süren ödeşmeler üzerinden oya gibi işleniyordu. Çünkü pişmanlıkla birlikte içine bir kez “Neden böyle ettim?” sorusu kaçmışsa, ne denli inkâr etsen de hayatın, hep o yanıtı aramak ve hikâyeni bir Allahın kuluyla paylaşmayı ummakla geçecektir. Filmde Kâbil’in gökyüzünde uçurtmalar uçuşurken bir baba oğluna kendi aradığı bir yanıt olduğunu da itiraf edercesine şöyle diyordu: “Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir. Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun. Karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun. Anlıyor musun?”Gözümü yeniden kırptığımda İstanbul göğünde kar taneleri vardı. O taneler, kalabalıkla birlikte durduğumuz yerde başımızı kaldırıp da camdan bize haykıran genç adama öylece bakarken gözümüzün içine yağıyordu. “Ben bu dünyanın camını çerçevesini kırmak istiyorum. Önce şu Agos’un güvenlik camlarını indirmek istiyorum. Babamın büstü var içeride, onu da kırmak istiyorum. Çünkü ben büstleri değil, insanları seviyorum” diyordu o genç adam. “Üç yıl sonra neredeyiz? Neler yaşandı biliyor musunuz?” diye soruyordu. Biliyor musunuz, aslında anlıyor musunuz sorusuydu. Biliyoruz diye bağırdı binlerce insan.

Öldürenleri övmek

Bilenler artık tek bir seste ortaklaşıyordu zaten. Bir gün önce gazeteci Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’nın Sincan F Tipi Cezaevi’nden tahliye edilmesi dolayısıyla aralarında Hrant Dink’in ailesinin de yer aldığı siyasi cinayet mağduru 16 aile, ibretlik gerçeği haykırmıştı: “Asıl üzücü olan tetikçilerin yüceltilmesi, maddi ve manevi olarak desteklenmesidir. Ses getiren cinayetleri işleyenlere evlenme teklifleri gelmesi tüm dünyada sık rastlanan bir toplumsal psikoz örneği. Ancak katillerin örgütlü şekilde cezaevinden kaçırılması, anı fotoğrafı çekilmesi, eli kanlı kişilerle gurur duyulması ne üzücü ki ülkemize has bir görüngü ve moda olmuştur. Katillerin kahraman ilan edilmesini, katillikten sermaye biriktirilmesini, katilliğin ranta çevrilmesini kınıyoruz. Ağca ve benzerlerini, düşünceyi kurşunla susturmaya çalışan, kurbanını tanımadan öldürenleri övmek insanlık suçudur.”Çocuklar, babalarının devamıdır. Hayatın sürekliliği, ölümlü dünyanın ölümsüzlük ihtimalidir. Devletler de sürekliliğe büyük önem verir. Devletin bekası sözünün ağırlığı bu yüzden kendinden önce gider. Ama mesele bu bekanın ne üzerinde sağlandığı. Yurttaşlar üzerinden mi, katiller üzerinden mi...Arat, adaletine güvenmediği bu ülkede, üç yıldır yurttaşın üzerinden sağlanacak bir beka umuduyla yaşıyor. “Üç yıl önce babama ağlarken, hayatımın en kötü gününde öfke içindeyken, siz şaşkınlığı eklediniz ona. Üç yıl önce sizin sayenizde içime umut doğdu. Sizinle birlikte babamın üç yılının hesabını soracağımızı ümit ediyorum” diyor. Sadece o üç- dört tetikçinin değil, Valiliğin nasıl mahkemeyle dalga geçtiğini paylaşıyor. Hepimiz Ermeniyiz diyen bir kalabalığa da katiller üzerinden sağlanmaya yeltenen bekanın tarihsel bilançosunu anımsatıyor: “Biz bu ülkede yüzde 20’ydik, bugün binde bir bile değiliz. Yüzyıl önce avdık şimdi yem olmuşuz, yem.” Bir ülke kendi kaderini şu basit denklemle belirler. Devlet olarak neyinle övünüyorsun; katilinle mi, yurttaşınla mı? Yurttaşlarını neye göre ayırıyorsun? Katli vacipler ve yaşamasına icazet verilenler olarak mı? Peki asıl öldürmeye çalıştığın ne? Kendini açık etme korkun mu? Neyi saklıyorsun öyleyse? Nedir bu kadar kanla gizlemeye çalıştığın? Nedir bizden topluca çalınan?Günlük hayatları dökülen ve hesabı verilmeyen kanla parçalanmış tüm aileler, adaleti tecelli ettirmeyen bir devletin, katiliyle anılan bir devletin yurttaşı bilinmenin nasıl da haram bir yaşam olduğunu haykırıyor. Alınan nefesin, içilen bir yudum su, ağza atılan bir lokma ekmeğin zûl olduğunu. Çünkü katilleri yüceltmek, devletleri rakımsız kılar. Bir daha hiçbir özlü sözün, andın, resmi açıklamanın kurtaramayacağı bir alçaklığa tutsak eder, belini doğrultamazsın omurgan kalmadığından. Ararat ya da Ağrı, sınırın iki yanında da ayrı hikâyeleri ortak umutta birleştiren vakur bir dağdır. Keyfine göre bir görünüp bir yok olmasıyla, nice söylenceye konu oluşuyla biriciktir. Arat Dink de bu ülkenin biricik evladıdır. Tıpkı babası gibi, Türkiye’yi anlatan bir adamdır. Eş, kardeş, evlat, torun vs. ailenin tüm diğer fertleri ile birlikte halen burada kaldığı için Türkiye’yi yaşanılır kılan insandır. O, 19 Ocak konuşması yapmadı. Babasını da sırtladığı bir koca dünyada, ezim ezim getirilmeye çalışılan erkeklik gururunu geri aldı. Dünyanın en muhteşem konuşma ve yazılarının Hrant’ı geri getirmeyeceğini biliyoruz. Kaybedeceğini kaybetmiş olanların anlayabileceği bir bilgiyle biliyoruz. Onlardan, bizden, hepimizden çalınan canın yerine konacak bir can yok. Telafi yok, teselli yok. O yüzden kimse üç- beş tetikçiye verilecek birkaç yıllık cezaları adalet diye yutturmaya çalışmasın. Arat’ın sözünden utansın. O vakur isyanda buluşmak, öfkeden umut, hınçtan sevgi, kalleşlikten adalet damıtmanın yolunu gösteriyor. Duvarlara toslaya toslaya, el yordamıyla aranan bir yolu. Bir oğul, babasına reva görülenin isyanında hepimize yeniden o yolu sundu. Devlete katilinden değil yurttaşından bilinme yolunu. Hepsi bu.

2 Eki 2009

Türkçe konuşmaktan aciz olmak-olabilmek...

http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=t%C3%BCrk%C3%A7e+konu%C5%9Fmaktan+aciz+milliyet%C3%A7i

17 Ağu 2009

Bilmem ne KAMP ( Bodrum’da işte… )


Yakın zamanda aslında tam olarak da 20 Temmuz’un başlangıç olduğu yanmış, bitmiş, kül olmuş bir organizasyon ile ilgili söyleyeceklerim. Aslında amacım yine, yeni ve yeniden uyarmak ve de mümkün olduğunca organize bir halde harekete geçebilmektir. Gençliğin ve belki de tecrübesizliğin verdiği bir aldanmışlık haliyle her şeye inanan ve de katılan bir bünye olarak yaşama devam etmeye çalışıyorum. Umarım bir yerde bir şeyler telafisi olunmaz hale gelmez…

Organizasyonun batışı-yıkılışı ve de sonrasındaki toz toprak içindeki günlerin tartışması için ilgili platforma yolculuk için ilişim tam olarak aşağıda ;

http://www.facebook.com/group.php?gid=123973183085&ref=ts

TeknoSA'ya HAYIR!


Uzun süredir zevkle alışveriş yaptığınız ve özellikle de Sabancı ismine güvenerek bunu yaptığınız da güven konusunda sahiplendiğiniz değerlerin ne kadar da kolay sarsılabilir hatta un ufak edilebilir olduğunu fark ediyorsunuz ne yazık ki. Neden mi! Çünkü neredeyse koca bir yaz dönemi boyunca kandırıldım ve de en sonunda kendimi enayi gibi hissetmeme neden olan bir olayla karşılaştım… Hiç almadığım hatta ucundan kıyısından bile yararlanmadığım bir hizmetten ötürü bu öğrenci ser sefil halimle 20$ + KDV ödemek zorunda bırakıldım. Eğer arada bir daha satın alma imkânımın yakın gelecekte hiç bulunmadığı bir dizüstü bilgisayar ve de kaybetmekten ödüm koparcasına korktuğum bilgilerim olmasaydı işler çok daha fazla içinden çıkılmayacak hale gelebilirdi. Güya amacım akıllılık ederek TeknoSA’nın bana lütfederek sağlamış olduğu 2 yıllık garantinin son günlerinden yararlanarak bu oldukça basit arızadan kıl payı kurtulmak ya da kıl bile kaptırmadan kurtulmaktı. Normalde birkaç günde 30 – 40 lira karşılığında hallettirebileceğim bir teknik safsatayı belki de biraz daha uzun süre beklerim ama olsun en azından cebimden beş kuruş çıkmaz diyerek başladığım bir ölüm kalım macerasının hikâyesidir şu gördükleriniz. Bundan sonra yazdıklarım öznel katkılar dışında tamamen nesnel ve de olup bitenin teknik açıklaması şeklinde olacaktır(!).

Dizüstü Bilgisayarın Şubeye servise gönderilme amacıyla teslim ediliş tarihi: 15 Haziran 2009

Aracı şubenin servis merkezine gönderiş tarihi: 16 Haziran 2009

Şubeden gelen ilk telefon ve de kullanıcı hatası olduğunun bildirilmesi: 27 Temmuz 2009

Sorunun oluşumunun kullanıcı hatasından kaynaklandığı tespit edildiği için tamir işlemi ücrete tabir tutulacakmış ve de tamirin maliyeti 193$ + KDV imiş ama eğer bu ücreti ödemeyi kabul etmezsem eğer tanı ve de teşhis için 20$ + KDV ödemeliymişim. Aksi takdirde ürünü geri alamazmışım (!) O gün ile ilgili en son hatırladığım şey telefonun diğer ucundaki kadının benim KİMİN MALINI KİME VERMİYORSUNUZ höngg bağırışlarımla telefonu kapatışıydı.

Teşhis ve de tanı için belirlenen ücretin bankaya gidilerek paşa paşa yatırılması: 31 Temmuz 2009

Ürünün tekrar elime ulaşması: 4 Ağustos 2009

Bana giren çıkan: Dizüstü Bilgisayarım olmadan geçen 49 yaz günü ve gecesi ayrıca 35 lira ( 20$ + KDV )

Teşekkürler TeknoSA…

8 Haz 2009

Ayıp mı Günah mı ? Ya da her ikisi veya hiçbiri...


30 yıl sonra bir ilk!


Suudi Arabistan'da sinema gösteriminin 30 yıl önce yasaklanmasının ardından, ilk defa geçen Cuma günü başkent Riyad'da bir film oynatıldı. Dubai'de basılan Gulf News'in haberine göre, Suudi aktör Feyyaz El Maliki'nin oynadığı 'Manahi' adlı komedi filmi, Kral Fahd Kültür Merkezi'nde geniş bir topluluk tarafından izlendi. Film gösteriminin. Suud kültürü ve toplumu açısından önemli bir dönem noktası olduğu belirtildi. Filmin, Suudi milyarder Prens El Velid Bin Talal'a ait Rotana adlı medya şirketi tarafından Suudi Arabistan'da gösterildiği öğrenildi.Daha önce Cidde ve Taif şehirlerinde de oynatılan film, ilk defa halka açık ve ücretli gösterildi. Film, 25 bin erkek ve 9 bin bayan tarafından ilgiyle izlendi. Körfez ve Arap dünyasının popüler aktörü El Maliki, gazeteye verdiği demeçte, aşırıcı militanlardan telefonda her gün tehdit aldığını söyledi. El Maliki ayrıca filmde yedi Suudi aktör ile iki bayan aktörün de rol aldığını kaydetti. Filmde, çabuk zengin olmak isteyen saf bir bedevinin borsadaki maceraları ve dolandırılması konu alınıyor. Prens El Velid, filmin gösteriminden elde edilen gelirleri ülkedeki kanser hastalarının tedavisi için bağışlayacak.
( Haber Türk'ten alıntıdır.)


Coğrafi olarak yakın bölgelerde ikamet eden farklı kültürlere ve de kimliklere sahip toplumların sahip oldukları ya da aslında olamadıkları avantajlar ve de dezavantajların neler olduğu düşünüldüğünde; hayatın kimin ya da kimler için daha adil ve kolay kimler için ise daha zorlu ve adaletsiz olduğunu kolayca görebiliyoruz aslında. Ama bazılarımız için pek de görülmeye değer ve de üzerinde durulması gerektiği düşünülen bir konu değil bu. Çünkü kulak arkası etmek, görmemezlikten gelmek, seslenen ağızlara, bağıran yüzlere el göz kapamak pek bir kolay pek bir kolaycılık ne de olsa... Yeniliklerin, değişimleri ve de dönüşümleri getirdiği her gün, hayat yaşanmaya daha bir değermiş gibi görünür...

Suudi Arabistan halkının bu çağda, bu zamanda, bu diyarda elde edemediği fırsatların söz konusu edilesi eşitsizliği kimin suçu ? İnsanların kapalılığı da açıklığı da korkutucu, yasakları ve değerleri acı verici... İnançları sorgulayıcı, toplumları yargılayıcı...
İfade özgürlüğünün önemi ve de sanat üzerine düşünebilmek...

2 Haz 2009

TüketMEk


Bitirmek? Acı çektirmek? Zorlamak, zorlatmak yeri geldiğinde dibini sıyırmak... Acımamak, acıtmak yeri gelmediği anlarda bile; yerine geçmek, yer almak, yerden kaldırmak. Yaşamak için, hayatta kalmak için savaşmak mı yoksa yaşamı uğruna savaşır hale getirmek mi? Bu bir bayrak yarışı mı yoksa bir pahalı görünen ama bir o kadar ucuz olan bir soyratı gösterisi mi? Yediklerinden, yemediklerinden sorumlu olduğun bir aile akşam yemeği değil bu... ne de tabakta arta kalanlar arkanda ağlayacak ne de tüketmediğin her tane bezelye ya da her somun ekmek için öğrenci sicil defterine işleneceksin... Hiçbiri olmayacak... ne karşı apartmandaki hırsızların kendi evlerini soymak için kapıyı zorladıklarını ne de süpermarketlerdeki kasalarda bekleşen, indirimlerdeki ürünleri kapış kapış götüren insanların azaldığı günleri göreceksin. Hey sen yediği ile sıçtığı o dışkı niyetine suya yuvarladığın arkasından da kokulularının bile olduğu kağıt parçaları ile kendini temizlediğini sanan, şu an o parlak ekranda, renkli dünyanda, o dünyaya 15 cm mesafedeki gözlerin ile bu kelimelerin üzerinde dolaşan Adem'in evladı(!) Dinle ! Sadece okuma...

21 May 2009

Pınar Selek

Paylaşmak istediğim Pınar Selek röportajı...
Benim derdim erkeklerle değil 'Erkeklik'le!

http://www.pinarselek.com/public/rop_01.htm

Gen Pek Bir Bencildir...


Richard Dawkins'in Gen Bencildir ( The Selfish Gene) adlı kitabının kişisel bir analizidir.

Şempanze ve insanın evrimsel geçmişlerinin yaklaşık yüzde 99,5’i ortaktır; yine de birçok mantıklı insan şempanzeye eğri büğrü, insanla ilişkisiz, tuhaf bir yaratık olarak bakar ve kendisini Mutlak Yaradan’a erişme yolunda bir basamak taşı olarak görür.[1]İngiliz uyruklu etolog,yazar,evrim kuramcısı,Oxford Üniversite’sinde zooloji Profesörü olan Richard Dawkins Gen Bencildir adlı kitabına bu cümle ile başlıyor.Üç milyar yıl önce doğal seçilim olarak tanımlanan bir süreç içerisinde Dünya üzerinde görüp görebileceğimiz tüm canlılar bugünkü hallerini, görünümlerini almışlardır.Her şey aslında Richard Dawkins’e göre canlı hayatını devam ettirebilen, sürdürmeye müsait genler aracılığıyla, bu genlerin sayıca diğer nesillere aktarılması ile doğal seçilim çerçevesi içerisinde gelişmiştir.Darwin ve Mendel’in başlattığı akabinde R.A.Fisher’ın , W.D. Hamilton’ın ,G.C.Williams ve J. Maynard Smith’in devam ettiği doğal seçilim kuramını sosyal bir bakış açısı ile özverili ve bencil davranış kuramları, çıkarcılığın genetik tanımı,saldırgan davranışların evrimi ve nedeni,kanbağı kuramı,eşey farklarının doğal seçilimi gibi başlıklar altında Richard Dawkins okuru tartışmaya çağıran “popüler“ üslubu ve geniş bilgi birikimi ile bu kitapta ele almıştır.Kitapta özellikle bilime yabancı olan okuyucu düşünerek hemen hemen hiç teknik terim kullanmamış; özel sözcükler kullanması gereken yerlerde de söz konusu bu sözcükleri tanımlamıştır.
Kullandığı yalın üslup ve duruluk sayesinde okuyucuya hem soluk aldırırken hem de ehli olduğu biyoloji konusunda ve özellikle de bencil davranışları tanımlarken kullanmış olduğu “doğadan” bizzat hayvanlardan oluşan örneklerle neredeyse kusursuzca yapılan gözlemlerin inanılması güç sonuçları ve nedenleri ile okuyucu karşı karşıya getiriyor ki sermiş olduğu mantığın anaforu içinde kaybolup gidilmesi yerine okuyucu kitaptan aldıkları ile düşünce yumağında kendini aşabilsin ve tartışmaları ileriye götürebilsin. Anne ve Baba kavramları üzerinde kurmuş olduğu “yatırım“ ilişkisi sosyal hayat içerisinde ebeveynlere yüklenmiş olan ya da yüklenmiş oldukları kimliklerin aslında çok altında, pek derinlerde o gözle görülemeyecek sarmalın içerisinde bir yerlerde, kendi soyunu, kalıtsal özelliklerini devam ettirebilmek adına bir çeşit danışıklı dövüş halinde bulunabildikleri, diğer bir yandan çıkar çatışması- fayda sağlama yarışı olabileceğini de gözler önüne sermekte. Richard Dawkins GİRİŞ kısmında seslenircesine bir eda ile “Bizler yaşamkalım makineleriyiz, genler adıyla bilinen bencil monekülleri körü körüne korumak için programlanmış robot araçlarız.” Diyor ve sanki tüm canlı hayatının, sosyal yaşantıların, durmak bilmeyen teknolojik gelişmelerin öznesi olan insana sen aslında yalnızca bir meşale taşıyıcısısın, amacın meşaleyi sönmeden, ta ki diğer taşıyıcı ile karşılaşıncaya kadar tüm doğa koşullarından ve her türlü engeli bertaraf ederek, aynı bir bayrak yarışı gibi ya da her ne olduğu önemli olmayan bir meşale taşıyıcısı gibi ana hedefe ulaşılıncaya dek, korumak, en sağlıklı-başka bir anlamda kaliteli iken genlerini aktarmaktır. Gezegendeki zeki varlıkların gün gelecek varlıklarını soracak yaşa gelecekler ve “Yaşamın bir anlamı var mı? Niye varız? İnsan nedir? Gibi sorular soracaklardır der Richard Dawkins. Ancak Evrimi biliyor isek buna verebileceğimiz cevap hurafelere sığınarak verilen kaçamak cevaplar olmamalıdır diye düşünüyor.Ancak Richard Dawkins özellikle de belirtiyor ki bu kitapta amacım Darwinciliğin avukatlığını yapmak değil,bencillik ve özverinin biyolojisini
İncelemek. Başarılı bir gen bencilliği ön planda olan gendir diyor. Ayrıca genin bencilliği ona göre bireylerin davranışlarında da bencil olmalarına yol açacaktır ve açıyordur. Özverili davranışa şöyle bir örnek veriyor Richard Dawkins “ İşçi arıların sokma davranışı bal hırsızlarına karşı çok etkili bir savunmadır. Sokucu arılar, kamikaze dövüşçüleridir; sokma eylemi sırasında, hayati önemdeki iç organlar genellikle vücudun dışında çıkar ve arı, soktuktan hemen sonra ölür. Bu intihar eylemi koloninin çok önemli besin depolarını kurtarmış olabilir fakat arı, bunun faydalarını görmek için ortalıklarda olmayacaktır.” Bu demek oluyor ki özverili davranış örnekleri ile doğal yaşam içerisinde sıkça karşılaşabiliyoruz.
Ancak sorun şu ki bencil genlerimiz ve bunların davranışlarımıza yansıyan yanları bizi özverili olmaya çalışmaktan uzaklaştırıyor mu? Ya da sergilediğimiz özverili davranışların belki de tümü altında yatan genlerimizin hayatta kalmasını sağlama amacı üzerine mi? Darwin’in en uygunun yaşamda kalması kuralı içerisinde en uygun ile kastedilen nedir ve uygunluk neye göre belirlenir? Evrim engellenebilir mi? Evrimin ürünü olan bizler evrimi istedik mi? Var olmaya devam edebilenler yani bizler, kendimiz yani bizi meydana getiren genler için daha iyi yaşamkalım makineleri yapabildiğimiz için mi şu an hayattayız? Bizler yani bu etten, kemikten ve dokulardan oluşan bedenlerimiz amaca ulaşıldığında bir kenara konulacak mı? Genler jeolojik zamanın yerleşik ve ölümsüz sakinleriler mi? Sir Peter Medawar’ın dediği gibi “Yaşlı bireyler türün diğer bireyleri için özverili bir davranışta bulunarak ölürler, çünkü üreyemeyecek denli bitkin düştüklerinde dünyayı amaçsız bir kalabalık haline getirirler “ mi?
Kafalarda oluşabilecek yüzlerce belki binlerce soru… Hayata, ölüme, yaşam amacına, yaşlılığa, yaratılışa ve her türlü bilinmezliğe ve de kesinleştirilemeyene doğrultulan soruların namludan bakıldığında nasıl göründüğü, nasıl bir etki yaratabileceği de kendi içinde yine bir bilinmezliği doğuruyor belki de. Önyargılardan, dini bağnazlıktan kurtulamayan ve de farklı bakış açılarına kapalı, farklılıkları sindirememiş bünyelerde hazımsızlığa neden olabilir. Benden söylemesi…
[1] Gen Bencildir The Selfish Gene , Richard Dawkins

11 May 2009

Yatay Toplum

Lawrence M. Friedman'ın Yatay Toplum isimli kitabından alıntıdır.(Kültür Yayınları) Çeviren:Ahmet Fethi

Yaş Grupları ve Gençlik Kültürü

Modern toplumda gençlik kültüründen epeyce haberdarız. Yaş bölüklerinden ve akran gruplarından da haberdarız. Medya X kuşağından, nüfus patlaması kuşağından ve diğer gerçek ya da imgesel bölüklerden söz etmeyi sever. Yaş bölükleri antropologları şaşırtmaz; çoğunlukla yaşamın bir aşamasından diğerine geçişin işareti olan ayrıntılı görenekleriyle, her tür toplumda onlara rastlarlar. Fakat o toplumlar yüz yüze toplumlardır. Modern yaş bölüğü, birbirinden çok uzak yaşayabilen ve çoğunlukla da uzak yaşayan üyelerden oluşur.
Gençlik kültürü kavramı bazı bakımlardan yanıltıcıdır. Kuşkusuz çağdaş toplum popüler kültürde gençliğe önem verir-zevklerine, alışkanlıklarına, yaşam tarzlarına. Spor yıldızları her zaman gençtir; film ve rock yıldızları da(genel olarak). Fakat modern kültürü bir gençlik kültürü haline getiren şey, tam da ait olmak için genç olmak zorunda olmanız olgusudur. İstediğiniz yaşta gençliğin müzik zevkine, yürüme, konuşma, giyinme ve saç kesim tarzına öykünerek gençlik kültürüne katılabilirsiniz-tıpkı bir dine girebileceğiniz gibi. Yatay toplumda yaşam tarzları en azından görünen düzeyde şaşırtıcı ölçüde akışkandır. Hızlı iletişim bunu olanaklı kılar. Los Angeles’te çeteler arasında başlayan bir tarz, altı ay sonra Paris’e ulaşıp modayı etkileyebilir. Tarzlar sadece akışkan değil, herkese açıktırlar da. Tıpkı suşi yemeniz için Japon olmanız gerekmediği gibi, gençlik giysileri giymek için genç olmanız gerekmez. Zengin olmanız da gerekmez. Blucin bir bakıma oldukça demokratiktir.
Gençlik kültürü (paradoksal bir biçimde) bugünlerde hiç kimsenin yaşlanmasına gerek olmadığı anlamına gelir. ( Elbette sağlıklı olmaya ve de biraz paraya ihtiyacınız var.) Şimdi yaşlılar sanki gençmiş gibi davranmayı tercih edebilirler. Tıpkı bir gençlik kültürünün var olması gibi, bir kıdemli kültürü de vardır; altın yaşlarda olmayan hiç kimse isteyerek tercih etmese de. Başka bir ifadeyle, hiç kimse yaşlılara aldırmaz-mecbur kalan politikacılar hariç. Politikacıların mecbur olmasının nedeni, yaşlıların sadık seçmen olmaları, güçlü bir lobi oluşturmaları, ekonomide ve siyasal yapıda hatırı sayılır bir güce sahip olmalarıdır. Gerçi pek çok yaşlı Gri Panter değildir, hatta kamusal işlerde bile aktif değildir. Fakat sahici bir çıkar grubu oluşturmaya yeterler. Bu grup, diğer şeylerin yanı sıra zorunlu emekliliğe son verilmesi için savaşır. Yaşlılar her şeyden önce emeklilik maaşı ve sağlık yardımı isterler; fakat bir kısmı, gençlerin yaptığı her şeyi yapmayı tercih etme hakkını ister. Dolayısıyla altın yaşlarda seks üzerine tüm literatürü ve benzeri… Yatay bir toplumda, vücut elverdiği sürece yaşlılar katı yaş derecelerine dayanan sosyal düzenlerde onlardan esirgenen birçok seçeneğe sahiptirler.
Woodstock Ulusu’nun-rock and roll müziğini takıntı haline getiren ve genel olarak konuşursak hippi eğilimli gençlerden oluşan grup-üyesi olan yaşlıların sayısı fazla değildir.( Bugünlerde bu ulusun ilk üyelerinden bazıları orta ve orta yaş üstüne yaklaşıyor.) Bu tür uluslar yatay olarak oluşurlar; söz medya aracılığıyla kartopu gibi büyüyerek yayılır. Woodstock Ulusu sadece bir metafordur; hiç kimsenin bu ulusa tutkulu bir bağlılığı yoktur; en azından çok-kültürlü bir toplumda diğer pek çok ulusla karşılaştırıldığında. Bir rock konserinde buluşan insanlar, kesinlikle istikrarlı bir grup değildir. Aslında birbirlerinden çok sahnede bağırıp çağıran göstericilerle etkileşirler. (MTV izleyicileri kadar yalıtık değildirler.) Onları birbirine bağlayan şey konser deneyimi değil, bir kültürdür, bir zihin çerçevesidir. Modern toplumda uluslar istikrarlılık derecesi ve bağlılık miktarı bakımından farklıdırlar. Woodstock Ulusu bir uçta olabilir; kanlı yeminleri, tuhaf ritüelleri ve mistik bağlarıyla gizli dernekler diğer uçta olabilir.

17 Nis 2009

Ergenekon Bilmem Kaçıncı Dalga...

Büşra Akdoğan'ın kişisel blogundan alıntıdır.
http://busraakdogan.blogspot.com/2009/04/ergenekon-cydd-ve-turkan-saylan.html

Ergenekon, ÇYDD ve Türkan Saylan

Geçen akşam eve yürüyordum, binanın kapısında bir polis aracı. Işıkları yanıyor, gözümü alıyor. Biraz yavaşladım. Tam da bizim binanın önünde. Ellerinde bir kağıda bakıp isimler okuyorlar. Teyzeme dönüp “Tamam” dedim. “Ergenekon yüzünden geldiler. İmalı yazılarımdan birinden tersi bir sonuç çıkarıp beni de Ergenekoncu sandılar. Sen burada bekle. Ben yukarı çıkıp kitaplarımı yakayım!” Merdivenleri çıkarken düşünüyorum; “Çevik kuvvet de evin hemen yanında. Her gün kapımın önünden geçiyorlar, araca falan ne gerek. Biri bir gün işe giderken geçerken yoldan alıverirler.” Sonra baktım gitmişler. Ergenekon garip bir hikaye oldu gerçekten. Nereye gideceğini savcıların bile kestirebildiğini zannetmiyorum. Derin devlet gerçekten pek derine işlemiş. Dişteki çürüğü temizlemek istiyorsunuz ama diş de çürükle beraber geliyor. Davanın son aşamasında 12. dalga herkeste deprem etkisi yarattı. Yaratmasının da sebebi belli: “Profesörler, eğitimciler, eğitim gönüllüleri gözaltına alındı!”Askerler, emekli subaylar gözaltına alınırken hava hoş, eğitimciler gözaltına alınırken şoka giriyoruz. Emekli bir askerin darbe planlarından daha kötü olan bir şey varsa o da bir sivilin bu planlara katılıyor olmasıdır. Bu planları destekleyenler bir de eğitimciyse işte orada durmak gerekiyor. Durup bir düşünmek gerekiyor. Bizim toplumun (daha doğrusu bu tutuklamalarda ne olduğunu anlamadan hemen sokağa dökülen kesimin) tepki mekanizması ilginç işliyor. İşin içine bir eğitimci girdiyse, medyatik biriyse, bir gazeteciyse ya da yüzüne televizyonlardan aşina oldukları isimli bir kahraman söz konusuysa; tutuklandı mı, adı mı geçti, evi mi arandı, neyle suçlanıyor, yoksa suçlanmıyor sadece ifadesine mi başvuruluyor dinlemeden hemen yollara düşüp basın açıklamalarını, protestoları, sevgi gösterilerini başlatıyorlar. Durup düşünülecek yerde dinlemeyi kesip harekete geçmek ya gerçekten tersten işleyen tepki mekanizmasının ya da bitmek tükenmek bilmez önyargı dayatmasının sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Zannetmeyin ki gözaltına verilen tepkileri eleştiriyorum. Yalnızca daha sebebini bile anlamadan “Kim? O mu? Yapmaz öyle şey. Haydi televizyonlara!” mantığına gerçekten çok şaşırıyorum. Ne demek “O yapmaz öyle şey”? Ömrünün bütün vaktini gece gündüz yanında mı geçirdin? Kefil olmaya bu ne cesaret, bu ne gözü dönmüşlük, gerçekten şaşıyorum. Pınar Selek davasında olduğu gibi suçsuzluğu kanıtlanmış biri tekrar tekrar aynı suçtan yargılanmaya çalışılıyorsa, suçu işlemediği mahkemece belirlenmişken işlemediği bir suç üzerine yıkılmaya çalışılıyorsa tabi ki konuş, sakın susma. Ama daha gözaltına alınmış, neyle suçlandığını bile bilmiyorsun, sorgusu başlamamış, evinden ne çıkmış çıkmamış bilmiyorsun, hangi örgütlerle, kimlerle bağlantısı vardı ruhun duymuyor, aman fırsatı kaçırma hemen yollara düş çünkü “O öyle şey yapmaz!”Gelelim Türkan Saylan’a. 5 yıl önce Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin Şişhane’deki genel merkezinin kapısından çıkarken bir gün bunları yazacağım hiç aklıma gelmezdi. “Bir kadın olarak senin böyle okumandan memnuniyet duyarım ama aracı olmayız” diyen dernekteki yardım etmek fiilinin hakkını veren o güzel kadınlar, kapıda bekleyen bursa ihtiyacı olan o üç başörtülü kızın birbirlerine yaklaşıp “Acaba verirler mi, girsek mi girmesek mi” diye kaygılanmaları, beklerken sıkıntıdan, stresten ayaklarını yere vuruşları, o kaygılı halleri, eğitimlerini tamamlamak için üç kuruşa muhtaç halleri sebebiyle aşağılandıkları kapıları bile çalmaları ve o kapıların “Bizim istediğimiz gibi değilsen okuma, sana yardım yok” diyerek yüzlerine kapanması. Ne yazık ki Türkan Saylan deyince aklıma bu görüntülerin düşmesine engel olamıyorum. Çünkü ihtiyaçları olduğu halde, yüzlerine söylenecek o kırıcı cümleleri bildikleri halde bir umut okumak için burs peşinde koşmaları ve kapıda beklerkenki o halleri gözlerimin önünden gitmiyor, gitmeyecek.Çağdaş yaşamı destekleme derneği Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden çok öğrenciye yardım etmekte. Bu derneğe minnettar kalan çok sayıda insan olduğu doğru. Devletin yapamadığını ÇYDD yapmış ve ulaşılamayan yerlere ulaşmıştır. Takdir ederim. Gerçekten sağladıkları bu imkanlar ile ÇYDD takdir edilesi öncü bir kurumdur. Fakat, Türkiye’nin geleceği, çağdaşlık, eğitime hizmet gibi misyonlar bu kurumun üzerinde tamamıyla durmamaktadır. Bugün artık herkesin herhangi bir sebeple üzerinde tartışabildiğı devletin resmi ideolojisinden zerre kadar farkı olmayan ideolojileri ile muhafazakar yardımseverlerden aldıkları bursu tabir yerindeyse muhafazakarların kendi kızlarına bile vermemektedirler. Evet, ÇYDD’ye imam-hatip mezunu, başörtülü, muhafazakar ailelerden gelme öğrenciler başvurmaktadır. Bu öğrencileri derneğe yönlendiren, derneğe yardım eden kuruluşlar biliyorum. Bunu uydurmuyorum, yardım yapan kuruluşun sahibinin adına kadar her ayrıntısını bildiğim bu olayı isim vermeden yazıyorum. ÇYDD’ye yardım yapan bu kurum, kendisi muhafazakar olmasa da çevresinde muhafazakar sayılabilecek insanlarla iç içe. İşte bu çevreden birine yardım etmek istediğinde dernek karşısına dikiliyor ve “Yardım edemeyiz. Aracı olamayız. Kurallarımız var” diyor. Öğrencileri eğitmek için yardım etmek hangi kurallara tabi olabilir? Yardım ettikleri öğrencilerin hepsinin nasıl düşündüklerini, ülkeye faydalı olup olmayacaklarını nasıl bilip de karar veriyorlar? “Biz zaten eğitimleri yarım kalmasın, ülkeye faydalı olsunlar diye yardım yapıyoruz, onları topluma kazandırıyoruz” diyorlarsa neden başörtüleri toplumun dışına itmekte bu kadar ısrarcılar? Madem bu kadar hedefledikleri çağdaşlık seviyesini yakalama arzusundalar çağdaşlığımıza tek engel (!) gördükleri başörtülüleri niye eğitmiyorlar?Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği bir yardım kuruluşudur, bu derneğe yardım eden bütün kişi ve kurumlara, bursların dağıtılmasında rol oynayan bütün gönüllülere tek tek teşekkür ederim. Ama ÇYDD, Türkiye’nin en kapsamlı, en faydalı işler yapan sivil toplum kuruluşu değildir. ÇYDD’nin, belirli bir ideoloji etrafında dönen ve bu ideolojiye uymayanlara yardım etmeyen benzer pek çok kuruluştan farkı; daha büyük olması, daha medyatik olması ve daha fazla yardım severin desteğine sahip olmasıdır. Toplumun her kesimine ulaşabilmiş bir dernek asla değildir, zaten koyduğu kurallarla kendini toplumun bir kesimine kapatmaya gönüllüdür. Eşitlikçi, demokratik, ayrımcılık yapmayan bir dernek olarak anılması büyük bir yanılgıdır, yukarıda verdiğim örnekte görüldüğü gibi bu dernek EŞİTLİKÇİ DEĞİLDİR. Başörtülü olana burs vermemektedir. “Başörtüsü yasağı kanunlarda var, ÇYDD bu yüzden başörtülülere burs vermez” diyenlere sorarım: Kanun başörtüsünü kamusal alanda hizmet veren için yasaklar. Burs talebinde bulunan öğrenciler devletten maaş alan memurlar mıdır? Eğitim yardımları yapan bir sivil toplum kuruluşunun bursiyerleri de mi memurdur? Orası da mı kamusal alandır ki gönüllülerin verdikleri bağışlar ÇYDD kurallarına göre dağıtılmaktadır? Başörtülülerle aynı fikirde olan erkekler derneğe başvurduklarında ÇYDD yetkilileri bu kişilerin fikirlerini anlayamazsa bu erkeklerin burslarını alabileceklerini belirtmeme gerek yok sanırım.Peki bu anlattıklarımın Türkan Saylan’ın evinin Ergenekon’un 12. dalga kapsamında aranmasıyla bir ilgisi var mı?HAYIR.Gözaltına alınan, evi aranan, ifadesine başvurulan hiçbir dernek gönüllüsünün ya da profesörün gözaltına alınmasının yaptıkları iyiliklerle/kötülüklerle ya da eşitlikçi/ayrımcı yaklaşımları ile bir ilgisi yoktur. Sapla samanı birbirinden ayırmayı öğrenmemek için direniyoruz. ÇYDD’nin başörtülülere kapılarını kapatması darbe destekçisi olduğu anlamına gelmeyeceği gibi, çok sayıda kızımızı okutması da darbe destekçisi olmadığı anlamına da gelmez. Yaptığı iyi işler sebebi ile onlara sempati duyabiliriz, bir yardım kuruluşunun ideolojik tavırları etrafında toplumun bazı kesimlerine kapılarını kapatması bize son derece yanlış gelebilir ve biz bu kuruluşa hiç sempati beslemeyebiliriz. Ama ne bugüne kadar oradan aldığı burslarla eğitimine devam eden kızları görmezden gelebiliriz ne de başörtülü olduğu için kapıdan çevrilen ve hatta aşağılanan kızların varlığını reddedebiliriz. Kendi ideolojiniz için “Tek doğru budur, oh iyi yapmışlar, iyi ki vermemişler, okumasınlar oturup evde çocuk baksınlar” diyorsanız da lütfen, eşitlik, dmeokrasi, cumhuriyet, kadın hakları gibi tabirleri ağzınıza alıp da inandırıcılığını iyice yitirmeyiniz.Yazıma gelebilecek tepkileri tahmin edebiliyorum. Her küfür etmek istediğinizde yazdıklarımı tekrar tekrar okumanızı salık veriyorum. Başörtülü olmadığı için öğrenciye burs vermeyen bir derneğin karşısında söyleyeceklerinizi düşününüz ve başörtülü olmadığı için öğrenciye burs vermeyen bir derneğe hem teşekkür edip hem de o derneğin ideolojilerini eleştirebildiğimi görünüz. ÇYDD için kurallarını değiştirsin, başörtülülere de burs versin demiyorum. Ya da neden öğrencileri ayırıyorlar diye sormuyorum. Muhafazakar çevreden geldiği için öğrencilere burs veren kuruluşların yanında aksini uygulayıp muhafazakar çevreden gelmediği için öğrencilere burs vermeyen dernekler de var. Her kesime burs veren yerler de var. Benim bu yazıda anlatmak istediğimin bu ayrımcılık olmadığını yukarı yazılanlardan anlamışsınızdır. Şimdi asıl anlatmak istediklerimi 2 madde ile özetleyeyim:1. ÇYDD kendi ideolojisine şeklen uymayanlara burs vermeyen bir dernek olup muhafazakar olmadığı için öğrencilere burs vermeyen derneklerden farklı değildir. Eşitlik, demokrasi, kadın hakları peşinde ilerleyen bir dernek değil; yalnızca KEMALİZM etkisinde hareket eden bir dernektir. Günümüzün KEMALİZM’inin bu üç kavramı da kapsadığını iddia edenlere, dönüp Kemalist dediklerine bir kez daha bakmalarını tavsiye ederim. Varlığına itirazım yok; aksine teşekkürüm var ama derneği büyütüp büyütüp başımın üstüne taç etmeye de kalkmayın. Çünkü yaşananları gözlerimle gördüm.2. ÇYDD’nin yaptığı iyi yardımlar, İÇLERİNDE SUÇLULAR VAR İSE, SUÇLULARI SUÇSUZ HALE GETİRMEYECEĞİ gibi, yaptıkları yanlış uygulamalar da onları SUÇSUZ İSELER SUÇLU HALE GETİRMEYECEKTİR. Ergenekon davasında tutuklanan, evi aranan ÇYDD gönüllülerine ne minnettarlığım yüzünden olumlu ne de kızgınlıklarım yüzünden olumsuz yaklaşıyorum.Bir kadın, çok iyi bir anne olabilir; ama kendi çocuğuna duyduğu aşırı sevgi anneyi, çocuğunun kavga ettiği komşu çocuğuna kötü davranmaya itebilir. Ve siz bunu, o annenin yüzüne bakarak AN-LA-YA-MAZ-SI-NIZ. Kimse anlayamaz.Son olarak belirtmek isterim ki ÇYDD ile ilgili bu bildiklerimi ve anılarımı yazmayı bugüne kadar düşünmemiştim. Bu davada yazılan çizilenleri okuyorum ve okudukça aklıma yaşananlar geliyor. Bu yüzden yazma zorunluluğu hissettim. Ayrıca Türkan Saylan’ın darbe planları yaptığını, darbe yanlısı olduğunu, suçlu olduğunu düşünmüyorum. Ama ortadaki sorunları çözmeye çalıştığını da düşünmüyorum. Sorunlara yaklaşımı “Benim dediğim gibi ol, benim dediğimi yap” şeklinde olduğundan bu sorunların çözümüne katkı sağlamadığını açıkça görebiliyorum. Ergenekon davasında suçluların biran önce belirlenerek suçsuzların aklanmasını temenni ediyorum. Bu yaşananların Sayın Saylan’ın hastalığını olumsuz etkilememesini ümit ediyor ve kendisine acil şifalar diliyorum.Kızlar okusun diye çalışan bütün güzel yüzlü kadınlara selam ederim. Ayrım yapanına da, yapmayanına da AYRIM YAPMADAN teşekkür ederim.

1 Nis 2009

2009 Darwin Yılı (!)


Alıntıdır.
Charles Darwin, kurucusu olduğu “Evrim Teorisi” nedeniyle büyük tartışmalara neden olan bir bilim adamı. Darwin, 200'üncü doğum yılı ve "Türlerin Kökeni" adlı eserinin yayınlanışının 150'nci yıldönümü nedeniyle anılıyor.
Bilim tarihinde çok az bilim adamı O'nun kadar tartışıldı, O'nun kadar üne kavuştu ve O'nun kadar insanın kendisine ve yeryüzündeki yaşama olan bakış açısını değiştirebildi. Çocukluğunda okula pek severek gitmeyen, tıp öğrenimini kan görmeye dayanamadığı için yarım bırakan, daha sonra papaz olmaya karar veren, nihayetinde çocukluğundan beri meraklı olduğu doğa bilimlerinde karar kılan İngiliz biyolog Charles Darwin, bugün bilim ve düşünce dünyasında devrim yaratanlar arasında gösteriliyor.Tutucu bilim ve kilise çevrelerinden tepki
Charles Darwin'in "Evrim Teorisi" hala tartışılıyor.
Darwin, gençlik yıllarında İngiliz keşif gemisi Beagle ile katıldığı uzun yıllar süren araştırmaları, özellikle de Güney Amerika kıyılarındaki Galapagos Adaları'ndaki gözlemleri neticesinde “Evrim Teorisi”nin ilk taslağını oluşturdu. Ancak teorinin tam olarak açıklandığı “Türlerin Kökeni” adlı yapıtı, 1859 yılında, Darwin 50 yaşındayken yayımlandı. Darwin bu teoriyle, “yeni canlıların var olanlardan türeyerek evrimleştiğini” ve “canlılarda evrimin doğal seçme yoluyla gerçekleştiğini” savundu. “Evrim Teorisi”, Darwin'e övgü olduğu kadar yergi de getirdi. Teorinin, bütün canlıların bir yaratıcı tarafından yaratıldığını savunan “Yaratılış Teorisi” ile karşı karşıya getirilmesi, Darwin'in evrim karşıtı çevreler tarafından sert şekilde eleştirilmesine neden oldu. Bu tartışmalar günümüzde de güncelliğini koruyor. Öte yandan biyolojide bir devrim olarak görülen “Evrim Teorisi” bilim dünyasının önemli bir kısmı tarafından ayakta alkışlandı, Darwin pek çok ödülün sahibi oldu.
2009 yılında Darwin ve evrim tartışmaları gündemde biraz daha fazla yer alacak, zira Darwin'in 200'üncü doğum gününün yanı sıra en önemli yapıtları arasında gösterilen “Evrim Teorisi”nin açıklandığı “Türlerin Kökeni”nin yayımlanmasının da 150'inci yıldönümü kutlanıyor.

Darwin, çok sayıda kitabın yanı sıra yaklaşık 7 bin 500 mektup kaleme aldı.2009 yılı boyunca Darwin ve Evrim Teorisi hakkında bir takım etkinlikler de düzenlenecek. Almanya'nın Dresden kentindeki Hijyen Müzesi, doğa bilimci Charles Darwin'in doğumunun 200'üncü yılı nedeniyle 12 Şubat'ta 3 gün sürecek "Bir Eğitmen olarak Darwin" başlığını taşıyan bir konferans düzenliyor. Vatikan’dan “Evrim Teorisi” konferansı Mart ayının başında “Evrim Teorisi” hakkında Vatikan'da da bir konferans yapılacak. Ayrıca, Almanya'da bu vesileyle Darwin hakkında yeni kitaplar da yayımlanıyor. Bunlar arasında, Darwin uzmanları tarafından kaleme alınan evrim teorisine ilişkin kitapları ya da hayatı boyunca yaklaşık 7 bin 500 mektup yazmış olan Darwin'in mektuplarından orijinal örneklerin yer aldığı kitaplar da yer alıyor.

Darwin yılı kapsamında yapılacak,yapılmış etkinliklikler ve de Türkiye'den destekçi akademisyenlerin listesi için. http://www.darwinyili.org/


Darwin yılı için söylenenler ve yapılanların neler olduğuna baktığımızda tablo hiç de iç açıcı değil...

Gözlem gazetesi :'AKP iktidarının "cumhurbaşkanı vetolarına, Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen" ısrar ve inatla çıkardığı "özel" kanun ile ele geçirdiği "bilim kuruluşu "TÜBİTAK" bile, "zaman tünelinde kalan yobaz bir zihniyetin" temsilcileri tarafından kamuoyu ve "evrensel bilim dünyası önünde", hem de 2009 yılında rezil edildi!.. Uzun yıllar "zevkle ve keyifle okuduğum" Bilim-Teknik Dergisi'nin "Darwin'in 200'üncü doğum yıldönümü" ve "2009'un bütün dünyada 'Darwin yılı' ilân edilmesi" dolayısıyla "Darwin'i ve onun Evrim Teorisi'ni kapak yapması" ve "kapak yazısına 15 sayfa ayırması" ile başlayan olaylar, "çirkin" bir sonla noktalandı!.. "Karanlık merkezlerden gelen baskılar" yüzünden, derginin basımı ertelendi, kapağı ve kapak yazısı değiştirildi; dergi piyasaya geç çıktı; "Darwinli baskılar" çöpe atıldı!.. Darwin teorisine, yani "insanı maymundan imâl eden" evrime inanmadım, açıkça söylüyorum, inanamadım; bundan sonra da inanacağımı sanmıyorum!.. Ama "onun karşısına konan" ve "inanç dünyasından gelen" öteki alternatife, yani "günah işledikleri için cennetten kovulan Adam ile 'onun kaburga kemiğinden' yaratılan Havva" hikâyesine de inanmadım, inanmam!.. "Darwin teorisine inanıp inanmamak" başka şeydir; "onun 'gerçek' bir bilim dergisine kapak olup olmaması" başka bir şey!.. "Darwin", bilim dünyasının "çok büyük çoğunluğunun kabul ettiği" bir teorinin babasıdır ve "öyle de kalacaktır!.." devamı için http://www.gozlemgazetesi.com.tr/haberdetay.asp?ID=5939

Kimilerine göre bilim çevreleri bu yıl Darwin'i ilgi odağı kılma gayretinde ? Darwin'in evrim teorisi bütün canlıların mutlak gücü herşeye yeten,kuvvet sahibi bir tanrı tarafından yoktan varedildiği inancını radikal bir şekilde inkâr esasına dayanıyor mu ? Yada ateistlerin inanışına göre canlılığın amaçlı bir yaratılış olmadığı ve de yalnızca evrim süreci sayesinde ortaya çıktığı doğru mu ?

Darwin ve teorisi üzerine biraz düşünelim mi ? (!)

31 Mar 2009

İlk Çemkiri :Finansbank


  Çemkirirken çekirdek çitlediğim bir çemkirme olmayacak bu benimkisi ,biraz sinir bozucu ,biraz komik ,biraz da fazla abarttığım bir nevi komedya..

Çemkiri öznem bir banka bu kez ,adını söylemekten çekinmiyorum,söylemesem ne yararı var ki,kusmalıyım ki rahatlıyım az da olsa..::Finansbank

Öncelikle eski kartım iptal olacağı için yenisini yollayacaklarını söylemişlerdi ,telefonda en az 5 dakika bu kartın avantajlarını sıralayıp durdular,tamam dedim ,yollayın dedim,15 gün sonra falan kartım geldi,10 liralık harcama yapmıştım ki 5 gün sonra ekstrem geldi  20 lira tutarında,10 tl de  kart ücreti kesmişler,itiraz edilebildiğini okumuştum ,haberlerde dinlemiştim,ben de küçük zaferlerin adamı gittim minik bir zafer kazanıyım istedim ama o da ne ,o ucubik telefonla bi türlü istediğime ulaşamadım,telefonla halledilebiliyormuş sadece,neyse dedim bari kartın borcunu kapatıp iptal ettiriyim ,ama hiç de öyle ummuduğum gibi olmadı,bir kere neden kartı iptal ettirmek istediğinizi de not ettiğiniz bir form doldurmanız gerekiyor ve belli bir süre beklemeniz gerekiyor,ben şu anda bekleme aşamasındayım,arayacaklar inşallah,uyurken ararlarsa bir kere daha çemkirmem gerekecek sanırım,bana yaranılmıyor yahu :)

Gelelim meselenin hukiki tarafına ,bankalar bu kart ücretini size sormadan hesabınıza yansıtabilirler,bunu engelleyen bir kanun yok ama sizin de itiraz etme hakkınız var ,bunu engelleyen bir kanun da yok,maksat insanları uğraştırmak olsun,bu arada aklınızda olsun bu kart ücretini almayan bankalar da yok değil, Finansbank'ın bu kart ücretini alması konusunda ileri sürdüğü mazaret bana çok komik geliyor,alabiliriz ama itiraz edebilirsiniz ve geri alabilirsiniz..Bu nasıl bir komedidir yaa,insanlar zaten nakit sıkıntısı ve taksitlendirme için kart almıyor mu ? 10 tl için çoğu müşterinin uğraşmayacağını ,çoğunun da böyle bir olaydan haberi olmadıklarını hesap etmiş olmalılar..
Benim küçük zaferim mi? Maalesef forma neden kartı iptal ettirmek istediğim kısmında ,başka bir bankanın kartını kullanmak için ve kart ücretinden dolayı kutucuklarını işaretlemekten ibaretti..
Dağa dağa küsmüş dağın haberi olmamış misali oldu bu benimkisi ama olsun her koşulda eğlenceliydi :) Kartımı iptal etmenizi istiyorum ,çok süper hissettim kendimi bu esnada ,size de tavsiye ederim ..Umarım tüm kart mağdurları borçlarını kapatıp bu beladan kurtulur..Sağlıkla kalın..

10 Mar 2009

SAN-sür



Sansür, insan ifadesinin çeşitli yollarla kontrol altına alınmasıdır. Pek çok durumda hükümet tarafından uygulanır. En somut amacı toplumu korumak ve devletin üzerinde kontrol sağlayacağı şekilde geliştirmektir. Genellikle toplumu etkileyen durumlarda/eylemlerde uygulanır ve ifade özgürlüğünü suistimal eden düşünceleri bastırma amacı güder. Ayrıca, sansür, toplu iletişimden kimi düşünceleri ve konseptleri çıkarma yoluyla algıyı kontrol etme eylemi olarak da nitelendirilebilir. Sansüre uğrayan şeyler tek bir kelimeden başlı başına bir kavrama kadar değişebilir ve değer sisteminden, ahlaki yargılardan etkilenebilir.Algılarımız neden toplumun genel gidişatı için benzeştirilmeye çalışılır ? Kontrol altında tutmaya çalışmak, bazı konularda aykırı fikir beyanlarında bulunamamak DEVLET gibi bir oluşumun, bir toplum sözleşmesinin sonucu mudur ? Gözetilen toplumun mahremiyet sınırları nerededir ? Sansür aslında başlı başına bir ifade ve bilgiye-teknolojiye ulaşım imkanının kısıtlanması değil midir ? (http://www.antisansur.com/) Elimizden alınan bu imkanlar için TEPKİmizi ne kadar gösterebiliyoruz ? Sansürlenen sitelere karşı diğer sitelerden tepkiler yakın geçmişte oluştu ve oluşmaya da devam ediyor.Ayrıca yapılan bazı kampanyalar sayesinde İnternet kullanıcılarının sesi duyurulmaya çalışılıyor ama bu tüm HALKın özgür iradesi ile ulaşması,ulaşabilmesi gereken BİLGİ değil mi ?

Peki bazı gerçeklik programlarında mağdur olan,tecavüze uğrayan ya da hakları bir şekilde istismar edilen insanlar neden gözlerinin üzerine çekilen siyah bantlarla saklanmaya çalışıyorlar ? Asıl suçlu olan kim ?Saklanması gereken kim ya da ne ?

VE/VEYA